Alevilerin sorunlarına dikkat çekmek amacıyla açlık grevine başladı.

Bölükgiray, Alevilerin sorunlarına dikkat çekmek amacıyla açlık grevine başladı.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Kadıköy Şube Başkanı Feti Bölükgiray, Alevilerin sorunlarına dikkat çekmek amacıyla açlık grevine başladı.

Bölükgiray, yaptığı yazılı açıklamada, hükümetin Alevlerin taleplerini görmezden geldiğini belirtti. Kadıköy’de belediyenin tahsis ettiği arsa üzerine 10 yılı aşkın süredir Kültür Merkezi ve Cemevi binası yapmaya çalıştıklarını ancak maddi imkansızlıklar nedeniyle inşaatı tamamlayamadıklarını da belirten Bölükgiray, özelde Cemevleri ve genel olarak Alevilerin tüm sorunlarına dikkat çekmek amacıyla açlık grevine başladığını duyurdu. Bölükgiray, kararının sonraki günlerde ölüm orucuna dönüşebileceğini kaydetti.
Basına ve Kamuoyuna

10 Yılı Aşkın bir süredir Kadıköy Belediyesinin Şubemize tahsis ettiği 2415 metrekare arsa üzerine Kültür Merkezi ve Cemevi binası yapmaya çalışıyoruz. Hükümetin Cem evlerine yaklaşımını herkes biliyor, beklentilerimize cevap vermiyor, vermekte istemiyor. Biz Alevilerin sorunlarını görmezlikten geliyor, Ancak Alevilerin sırtından siyaset yapan politikacılarımız, bürokratlarımız, işadamlarımızda bizlerin sorunlarını görmezlikten geliyorlar.

Ben Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Kadıköy Şube Başkanı olarak 15 yıldır yürüttüğüm mücadele sonucunda dersimi aldım, benim dışımda ders alması gerekenlerin olduğunu düşünüyorum. Herkes payına düşeni almalı, bu nedenle 04/06/2008 gününde (bugün) Süresiz açlık grevine başlıyorum. Kararım sonraki günlerde ölüm orucuna dönüşecektir.

04/06/2008

Saygılarımla

Feti BÖLÜKGİRAY
PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ
KÜLTÜR SANAT SEKRETERİ
KADIKÖY ŞUBE BAŞKANI

Haber: Alevihaberajansı


Konuyla ilgili diğer yazılar

Bu Sayfayı Yazdır Bu Sayfayı Yazdır

“Alevilerin sorunlarına dikkat çekmek amacıyla açlık grevine başladı.” için 8 Yorum

  1. Özcan1 diyor ki:

    ölüm orucu temelli yanlıştır ve oruç yanlız allaha bir dilek için, yada bir dostun yüreğini yumuşatmak için yapılır
    ölüm felsefesi bize ait değil, bu sünni bir cihat anlayışıdır ya da şii bir kerbelanın intikamını alma anlayışıdır ve her ikisi yanlıştır.çünkü birincisi başkasının mülküne emeklerine el koymasıdır, emevi muaviye yezidin yoludur.

    şiiler ise hz. Hüseyinin öldürüldüğüne inanır biz inanmayız.

    Hz, Hüseyin ölmedi her birimizde ayrı,ayrı düşüncelerimizde yaşıyor ve yaşamaya devam ediyor; bunun için kerbela bizim için ölüm değil yaşamaya devamdır.

    şiilerin dünyasal bir düşünceyle bu konuyu intikam olayı olarak ele alırlar ve dövünürler.bizim gelenekte dövünme yoktur zira Hz Hüseyn yaşıyor.
    Bu anlamda oruç seni anlayacak olana karşı yüreğinin yumuşaması mümkün olana karşı yapılır.

    Düşmanın yüreğinin yumuşayacağını sanan ise yanılır,ve bu durumda kişi intihar etmiş olur,buda hem dinen caiz değil hem aklen yanlıştır.

    Oruçlarımızı seyyidine emir el mümine Hz Aliye, Allaha dileklerimiz için yönlendirelim, dostlarımızın barışmısı için onları oruçla uyarmalı
    ama düşmanın oruçlarımızla yüreğinin yumuşayacağını sanmayalım unutmayın ki, kerbelada aç insanları katlettiler.
    açlık grevlerinde çok devrimci öldü saygımız sonsuz ancak doğru bir tutum değildir.
    Devrnimcileri ölüm politikasının esiri yapmamalıyiz hak kazanımları için direnmek ölüm oruçlarından çok daha büyük yürekler ister.
    Mihrac Ural.

  2. Özcan diyor ki:

    ölüm orucu temelli yanlıştır ve oruç yanlız allaha bir dilek için, yada bir dostun yüreğini yumuşatmak için yapılır
    ölüm felsefesi bize ait değil, bu sünni bir cihat anlayışıdır ya da şii bir kerbelanın intikamını alma anlayışıdır ve her ikisi yanlıştır.çünkü birincisi başkasının mülküne emeklerine el koymasıdır, emevi muaviye yezidin yoludur.

    şiiler ise hz. Hüseyinin öldürüldüğüne inanır biz inanmayız.

    Hz, Hüseyin ölmedi her birimizde ayrı,ayrı düşüncelerimizde yaşıyor ve yaşamaya devam ediyor; bunun için kerbela bizim için ölüm değil yaşamaya devamdır.

    şiilerin dünyasal bir düşünceyle bu konuyu intikam olayı olarak ele alırlar ve dövünürler.bizim gelenekte dövünme yoktur zira Hz Hüseyn yaşıyor.
    Bu anlamda oruç seni anlayacak olana karşı yüreğinin yumuşaması mümkün olana karşı yapılır.

    Düşmanın yüreğinin yumuşayacağını sanan ise yanılır,ve bu durumda kişi intihar etmiş olur,buda hem dinen caiz değil hem aklen yanlıştır.

    Oruçlarımızı seyyidine emir el mümine Hz Aliye, Allaha dileklerimiz için yönlendirelim, dostlarımızın barışmısı için onları oruçla uyarmalı
    ama düşmanın oruçlarımızla yüreğinin yumuşayacağını sanmayalım unutmayın ki, kerbelada aç insanları katlettiler.
    açlık grevlerinde çok devrimci öldü saygımız sonsuz ancak doğru bir tutum değildir.
    Devrnimcileri ölüm politikasının esiri yapmamalıyiz hak kazanımları için direnmek ölüm oruçlarından çok daha büyük yürekler ister.
    Mihrac Ural.

  3. Sukru Gultekin diyor ki:

    Sayin Muslum Aslan, Hollanda Aleviligin yilmaz önderi, sizin Sivas olayindan sonra aclik grevine katildiginizi yanilmiyorsam bir gazetede okumustum. Lütfen Özcan beyin bu yazisina bir yorum getirin, bizi aydinlatin.

  4. Sukru Gultekin diyor ki:

    Sayin Muslum Aslan, Hollanda Aleviliginin yilmaz önderi, sizin Sivas olayindan sonra aclik grevine katildiginizi yanilmiyorsam bir gazetede okumustum. Lütfen Özcan beyin bu yazisina bir yorum getirin, bizi aydinlatin.

  5. Mirza Toprak diyor ki:

    Özcan, sizce bir yürüyüse katilmakta da herhalde kafanizdaki alevilige aykiridir, ya oy kullanmak? Saygim sonsuz diyorsunuz fakat saygisizligin alâsini yapiyorsunuz, Allahtan korkun! Lutfen kendi adiniza konusun Alevileri ve Aleviligi katmayin.

    Bir de: “seyyidine emir el mümine” gibi komik cumleler kurmayin, bu ne arapca ne de turkce imla/gramer kurallarina uyuyor!

  6. Özcan1 diyor ki:

    Mirza Toprak, Önce”sizce komik olan, emir el müminin”nin ne anlam taşıdığını öyreteyim,>Müminlerin emiri Hz Ali.(Saavs) anlamına gelir. İnsan var; dünyaya gelişi ve gidişi fark edilmez. İnsan var, bulunduğu meclisi yüceltir veya çökertir. İnsan var, ölmeden namı dünyaya yayılır. İnsan var, öldükten çok sonra değeri fark edilir. İnsan var ölmeden ölür. İnsan var, ölünce var olmaya devam eder. İnsan var, adına devletler kurulur. Onun için savaşılır, onun için ölünür…

    Bazı insanlar var ki, bir taraftan övgüyle göklere çıkarılır, bir taraftan yerin dibine batırılır. Bazıları var ki; her taraftan tahkir edilir. Bazıları her yönüyle ve herkesçe kabul görür, taltif edilir. Taltif edilen kişiler bazen kimilerini rahatsız eder. Rahatsızlık duyan kişi; o büyüklük karşısında ezilse de bir sebep bulup onu karalamaya çalışır. Onu karalayacak bir şey bulamazsa onun çevresindekilere bakar. Çevresindekilerden de karalayacak birilerini bulamazsa onu sevenlere yönelir tehditler. Onu sevenlerden de eleştirilecek bir şey bulamazlarsa “Çamur at, izi kalsın!” anlayışıyla hareket eder.

    İslam tarihinde Ehlibeyt, Hz. Ali (a.s.) ve taraftarları müstakim yolda yürümelerine rağmen onlara birçok iftira atıldı ve ıstırap girdabının içine atılıp durdular. Hz. Peygamber (s.a.a.v.) sağken, Hz. Ali’yi (a.s.) ölesiye seven olduğu gibi, onu çekemeyenlerce öldürülesiye yerilen biri olmuştu. Adına yıllarca minberlerde lânet edilirken, onun için can verenler de vardı. Onu sevmeyenler adını anmazken, onu sevenler “Ya Ali medet” diyerek, onunla şifa buldu, onunla ümitlendi, onunla hüzünlendi, ondan güç aldı ve ondan aldıkları ilhamla Allah yolunda yürüdüler.

    Emir el müminin Hazreti Ali, (a.s.) bilgisiyle, cesaretiyle, maddi ve manevi gücüyle, güzel ahlakı ve kişiliğiyle mükemmel bir şahsiyet olarak tarihe girmiştir. Velayet sahibi ehlibeyt (a.s.) imamlarının da ilki olan Hz.Ali’nin (a.s.) yaşam ve yönetim felsefesi insana değer veren ve ona hoşgörüyle yaklaşan prensipleriyle günümüze kadar geçerliliğini korumuş ve dünyanın en saygın üniversitelerinde ders olarak okutulmaya değer bulunmuştur.

    Hz. Ali’yi (a.s.) anlamak; ancak onun tüm yönlerini araştırmak, incelemek ve öğrenmekle olacaktır. Hz. Ali (a.s.) şu ana kadar yazılmış olan kitapların büyük bir kısmında -düşmanları bile- onun yeteneklerini, cesaretini, bilgeliğini, fedakârlığını övdüğü yüce ve eşsiz bir kişilik olarak anlatılmaktadır.

    Hz. Ali, (a.s.) yaşamıyla, düşünceleriyle, eylemleriyle günümüzde de dara düşenlerin sığınağı durumundadır. “Yetiş ya Ali” sözü boşuna söylenmemiştir. Tarih boyunca zor durumda olanların duası olmuştur.

    Hz. Ali’nin (a.s.) dini yönü bir tarafa bırakılıp, birey olarak sosyolojik ve siyasal olarak değerlendirilmeye alınsa dahi insanlığa katkısı yadsınamaz.. Hz. Ali’nin (a.s.) Mısır Valiliğine tayin ettiği Malik bin Eşter’e yazdığı mektup bir yöneticilik manifestosu niteliğindedir. Nitekim bu mektup önemli üniversitelerde ders olarak okutulmaktadır. Hz. Ali (a.s.) bu mektubunda sadece kendi çağında değil, yaşadığımız çağın da çok ilerisinde olduğunu kanıtlamıştır.

    Felsefe açısından Hz. Ali:

    Hak: Beyan ve nitelendirme konusunda her şeyin en genişi;.ama amel hususunda her şeyin en darıdır.” Yani hakkı söylemek kolay, hakla amel etmek ise çok zordur.
    . Alevilikle ilgili biraz bilginiz olsun istedim;beni sayğısızlıkla itham ediyorsunuz,Bende size teşekür ediyorum.

  7. Özcan1 diyor ki:

    Yukarıdaki iletinin devamı- Mirza Toprak

    Muttakilerin mevlası Ali (a.s)’nin hak konusunda beyan ettiği ikinci cümle ise hak ve görev birlikteliği meselesidir. Yani (hakkın olduğu yerde vazife ve vazifenin olduğu yerde de hak vardır.) Başka bir tabirle her nerede insanın bir hakkı varsa onun üzerinde de bir hak vardır ve her nerede bir hak borçluysa bir hakta alacaklıdır. Yani hak her zaman iki yönlüdür. Hiçbir yerde tek yönlü hak mevcut değildir. Hatta insanlar üzerinde en yüce haklara sahip olan Allah bile kendi hakları karşısında insanların da Allah üzerinde bir takım hakları vardır. Hidayet hakkı, eğitim hakkı, peygamberleri gönderme hakkı, semavi kitapları indirme hakkı gibi. Bu ikinci cümle Nehc’ül-Belağa, 216. Hutbede oldukça kısa ama çok ilginç özet ve derin bir ifadeyle şu şekilde yer almıştır:

    “Hiç kimse için başkası üzerine bir hak cari olmadıkça kendisi üzerine hak cari olmaz. Yine, kendi üzerine bir hak cari olmadıkça da başkasının üzerine hak cari olmaz.”

    Bu da yukarıda sözünü ettiğimiz hak ve görev birlikteliğinin ve ayrılmazlığının bir başka tabiridir.

    Benim çocuğum üzerinde bir hakkım var ve onun karşısında da bir sorumluluğa sahibim. Çocuğumun da benim üzerinde bir hakkı vardır ve buna karşılık benim karşımda da bir görevi vardır. Aynı şekilde İmam’ın ümmet üzerinde bir hakkı vardır ve sahip olduğu bu hakka karşılık da bir görevi vardır. Ümmetin İmam karşısında bir hakkı vardır ve bu haklarına karşılık da bir takım görevleri vardır. Hak hususunda ifade ettiğimiz bu iki cümle Nehc’ül-Belağa’da yer almıştır.

    Şimdi de Nehc’ül-Belaga’nın ışığında imamet ve rehberlik felsefesi hususunda bazı konuları ele almaya çalışalım:

    Nehc-ul Belağa’ya göre rehberin varlığının beş felsefesi vardır. (elbette bu felsefe beş ile sınırlı değildir.)

    1. Bir milletin dayanak istemesi ve bu dayanağın da rehber olmaksızın mümkün olmamasıdır.

    2. Bir milletin sadece programları uyumlu ve safları bir olduğu takdirde muzaffer olmasıdır. Bu da rehber olmaksızın mümkün değildir.

    3. Rehberin hareket, çaba ve uğraşlara bir boyut ve yön kazandırmasıdır. Elbette bu vahdet meselesinden ayrı bir husustur. Bu üç hususu Hz. Ali’nin Şıkşıkiye hutbesinde buyurduğu kısa cümleden istifade ederek açıklamak mümkündür. Hz. Ali orada şöyle buyurmuştur:

    “Hilafet hususundaki yerim değirmen taşının mili gibidir.”

    Bir toplumda rehberin yeri taşı döndüren o sabit ve muhkem mildir. Ve o taşa bir yön, uyumlu dönüş ve tek düzelik kazandırmaktadır. Dolayısıyla bir toplumun da bir dayanağı olması, olaylarda bir üssünün bulunması ve hareketinde bir birlik ve hedefinin bulunması bir rehberin varlığını gerektirir.

    Hz. Ali (a.s.) Şıkşıkıye hutbesinde başka bir yerde şöyle buyurmaktadır: “Sel benden cari olur.” Burada da İmam kendi varlığını bir dağa benzetmektedir ki üzerine yağmur yağmakta ve yağmur suları dağlardan boşalarak vadilere doğru akmakta, tek bir yöne doğru hareket etmektedir. Yani yine rehberin çabalara ve hareketlere yön kazandırma olayına işaret etmiştir.

    4. Rehberin varlığının dördüncü felsefesi ise ümmete bilinç ve bir bakış açısı kazandırmaktır.

    5. Rehberin varlığının beşinci felsefesi ise örnek oluşudur. Ali (a.s), Osman b. Huneyf’e yazdığı meşhur mektubunda bu iki felsefeye işaret ederek şöyle buyurmaktadır:

    “Her cemaatin uyduğu ve ilminin nuruyla nurlandığı bir imamı vardır.”

    Yani, Ey Basra Valisi Osman b. Huneyf bil ki, her insanın bir önderi vardır ve bu önderinden faydalanmaktadır. İlk etapta onun ilminden faydalanmaktadır. İmam ve rehber kendisine uyana bir bakış açısı ve bilinç aşılamaktadır. Ayrıca da tüm hususlarda kendisine uyanlar için bir örnek oluşturmaktadır. Buraya kadar yazılan cümlelerden özet olarak rehberin varlık felsefesini anlamak mümkündür. Bu hususta biri Peygamber (s.a.a.v) zamanından ve diğeri de kendi zamanımızdan olmak üzere iki örnek vermek mümkündür:

    Rehberin görevleri, insanların hakları, insanların görevleri veya önderin hakları hususunda, Nehc’ül Belağa’ya başvurduğumuzda Hz. Ali (a.s)’nin bir rehber için on önemli görevi tayin ettiğini görmekteyiz. Yine ümmet ve takipçileri için de beş görev tayin etmiştir. Şimdi bu hususları kısaca açıklayalım:

    Hz. Ali (a.s) rehberin görevi hususunda önce şöyle buyurmaktadır:

    “Rehber kendini öyle yetiştirmelidir ki mevki ve makam onu sarsmamalı, değiştirmemeli, gururlandırmamalı ve şahsiyetini değişime uğratmamalıdır.”

    Hz.Ali (a.s) bu sözleri ordu komutanına yazmış ve şöyle buyurmuştur:

    “Valinin üzerindeki ilk hak elde ettiği makamla değişmemesidir. Aksine kudret açısından nimetlere erdikçe Allah’ın kullarına daha da yakınlaşmalı ve kardeşlerine sevgisi artmalıdır.”

    Yani ilahi bir rehberde kudret ve Allah’ın kullarına karşı muhabbet doğrudan orantılıdır. Biri artınca diğeri de artmalıdır. Ama öyle insanlar var ki bir tek yeni elbise giyince, yeni bir ayakkabı alınca veya en küçük bir makama ulaşınca, yolda yürüyüş, konuşma ve bakışları dahi değişmektedir. Ancak imam ve önder olan kimseye bütün kudretler verilse dahi değişmemelidir. Bu insanlara önder olmanın ilk şartıdır.

    İmam Ali (a.s) tayin ettiği yöneticilere öngördüğü ikinci görev ise insanların görüşlerine saygı göstermeleri ve istisnasız her hususta halkla istişare etmeleridir.

    Önder olacak kimse insanlardan çok özel sırlar dışında hiçbir şeyi gizlememelidir. Hz. Ali (a.s) gizlenilen sırların da savaş sırları olduğunu beyan etmektedir.

    Dördüncü görev ise toplumun haklarını yerine getirme konusunda, ihmalkârlık etmemektir.

    Beşinci görev ise insanlar arasında ayrıcalık gözetmemek ve insanları kanun karşısında eşit görmektir. Bu son dört görevin delili ise Hz. Ali’nin şu sözüdür:

    “Sizden savaş hali dışında hiçbir işi gizlemediğimi, hüküm konusu dışında hiçbir işi sizlerle paylaşmaktan kaçınmadığımı bilesiniz. Doğru görüp uyguladığım, hak bilip eda ettiğim şeyden başka, hak konusunda benim yanımda eşitsiniz.”

    Hak üzere olan ilahi bir önder insanlara tüm konuları açıkça söylemelidir. Kendisini halkın efendisi görmemelidir. Her hususta onlarla paylaşmayı bilmelidir.

    Bu deliller ışığında Hz. Ali efendimizin felsefesini değerlendirmeye veya anlamaya çalışırsak özünün Allah’a ibadet, insanlar arasında barış ve sevgi, hükmeden ve hükmedilen arasında yalansız ve giz siz bir ilişki, alabildiğine kardeşçe paylaşım ve iktidar veya maddi zenginliğin insanı değiştirmemesini öngören hatta emreden bir demokrasi anlayışı ile karşı karşıya kalırız.

    Maalesef artık aklımda değil ama İslamiyet’i araştıran bir İngiliz düşünürün Hz.Ali (a.s.) için dünyanın ilk sosyalisti dediğini okuduğumu hatırlıyorum. Hz. Ali (a.s.) sahiplenilmesi gereken bir yol çizmiştir. Eğer Hz. Ali’nin (a.s.) çizdiği bu yol insanları yanlışa yönlendirmiş olsaydı, yanlışların ömrü her zaman uzun olmadığı gibi bununda sonu gelirdi. Tıpkı yaşadıkları dönemlerde kendilerini tanrı ilân eden imparatorlar, krallar tarihin tozlu sayfalarında lanetle anılırken Hz.Ali’nin (a.s.) aydınlık yolu ışıklar saçarak etrafını aydınlatmaya devam etmektedir. Buradan çıkardığımız sonuç; Hz. Ali’nin yolunun doğruluğudur. Bu yol insanı her türlü tehlikeye karşı korumakta, karanlıktan aydınlığa, yokuştan düzlüğe çıkarmaktadır. Birilerinin bunu yok sayması, inkâr etmesi bu tarihsel gerçeği değiştirmez. Hz. Ali (a.s.) düşünceleri, felsefesi, yaşam biçimiyle insanlığa yol göstermeye devam edecek. Dünya döndükçe, insanlık var oldukça Hz. Ali de (a.s.) var olacaktır.

    Alevi yolu site yöneticilerine,ve sayın Sabahettin Gündüz,Ben bir Hatay alevisi olarak, sizlere candan teşekür ederim..

  8. Cihangir Kasım diyor ki:

    Özcan kardeşimizin sözleri bir altın topu gibidir parlaktır ve derindir.

    Ben sadece yazdıklarını değil yazmadıklarının da farkında olarak diyorum ki, Hz. Ali’yi en iyi bilen ona en layık değeri veren Arap Alevileridir.

    Hz. Ali, akıldır, manadır. Bu tanrının önemli sıfatlarındandır. Belki Arap alevilerine bu yüzden “bunlar Ali’yi Allah biloyor ve ona tapıyorlar” türünden yakıştarmaları bu yüzden yapıyordur: ama olsun, Hz. Ali akıl ve mana ise neden olmasın. Öyle ya da böyle demenin ne zararı var ki, eğer hakkı temsil ediyorsa, eğer doğru yol o ise.

    Allah hak değilmidir, doğru yol ve gerçek değil midir?

    kimse kimseyi zorlamasın bir veriye farklı isimler taksanız da işlevi aynı ise tüm farklı isimler esasında aynı gerçeğe işaret eder; sen İmam Ali de, obüre Hz. Ali desin, bir diğeri Emir el müminin Ali desin ne fark eder ki. Aradığımız insanlığı, doğruluğu, hakkı onda buluyorsak hepsi manadır hepsi akıldır hepsi allahtır.

    Bu açıdan ellerine sağlık Özcan kardeşim diyeceğim. Aleviliğin yolu esasında Arap alevilerinin 1100 yıllık yazılı tarihinde, birikmiş büyük kütephanelerinde litaratürlerinde yatıyor diyeceğim.

    Bir alevi olarak bu alanı keşfedelim derim, bilmediğimiz gerçekleri orda ulaşacağız, yolumuz daha aydınlık ve gerçekçi olacaktır.

Yorum Yapın